Nihan Yarkent İnce
İlk bakışta ciddi, ölçülü, hatta biraz sert bir duruşu var. Ama Hakan Ürün’ü yakından tanıyanlara sorduğunuzda karşınıza başka bir portre çıkıyor. Gülmeyi seven, çalışma arkadaşlarıyla aynı masaya oturmaktan hoşlanan, ailesine bağlı, deniz sevdalısı bir sanayici… İş hayatına 1986’da aile şirketinde, üretim sahasında başladı. Bugün Türkiye ve İngiltere’de faaliyet gösteren şirketlerin yönetim kurulu başkanı. Yaklaşık 40 yıllık sanayi deneyiminin ardından şimdi Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Yönetim Kurulu Başkanlığına aday. Kendisiyle işini, ailesini, İzmir’i ve EBSO’ya dair düşüncelerini konuştuk.
Önce sizi biraz yakından tanıyalım. Hakan Ürün kimdir?

Kendimi her şeyden önce üretimin içinde yetişmiş bir sanayici olarak tanımlarım. Çalışmanın, emeğin ve üretmenin değerini bilen bir ailede büyüdüm. İngiltere’de Hastings College of Art and Technology’de işletme, Anglia Polytechnic University Cambridge’de ise uluslararası ticaret eğitimi aldım. 1986 yılında babam Düzgün Ürün’ün kurduğu aile şirketinde çalışmaya başladım. Ama masa başında değil, üretim sahasında. İşletmenin neredeyse her bölümünde çalıştım. Makinenin başındaki insanın ne hissettiğini, küçücük bir aksamanın bütün işletmeyi nasıl kilitlediğini ve alın terinin gerçek karşılığını orada öğrendim.
Dışarıdan bakıldığında oldukça ciddi, hatta sert bir duruşunuz var. Fakat sizi yakından tanıyanlara sordum; gülmeyi çok severmişsiniz. Hangisi gerçek Hakan Ürün?
İkisi de gerçek sanırım… İş söz konusu olduğunda ciddi ve disiplinli olduğum doğrudur. Çünkü üretimde verdiğiniz her kararın karşılığında bir çalışan, bir aile, bir maaş günü var. Bunu bilerek karar verince insan istese de hafiflemiyor. Ama hayat yalnızca toplantılardan, raporlardan ve üretim hedeflerinden oluşmuyor. Gülmeyi, dostlarla sohbet etmeyi ve çalışma arkadaşlarımla aynı masayı paylaşmayı gerçekten severim. Beni tanıyanlar bilir. Belki de yüzüm, benden biraz daha ciddi davranıyor.
Babanız Düzgün Bey bugün de hayatta ve bu süreci izliyor. Sizin için ne ifade ediyor bu?
Büyük bir şans. Büyük bir şans. “Babalı fırın has ekmek yapar” derler. Babamdan devraldığım asıl şey şirket değil, bir çalışma biçimi. “Sözünü tut, işini vaktinde teslim et, kimseyi kapıda bekletme” onun sözüdür. Bugün de aynı yerden bakıyorum: Bu işte en kıymetli sermaye, size duyulan güvendir. Onu ne bir sözleşme kurar ne de büyük laflar. Babamın kurduğu o güveni sarsmadan bugüne taşımak, bizim için işin kendisi kadar önemli.
Üretim sahasında başlayan o yıllardan aklınızda en çok ne kaldı?
Makinenin sesi kadar insanların sesi de kaldı. Üretimde çalışmak bana önce dinlemeyi öğretti. Bir kararın kâğıt üzerindeki karşılığıyla sahadaki sonucu her zaman aynı olmuyor. Bazen bir sorunun gerçek nedenini raporda değil, o işi yıllardır yapan çalışanın tecrübesinde bulursunuz. Rapor size ne olduğunu söyler; o insan neden olduğunu söyler. Bu nedenle yöneticiliği yukarıdan talimat vermek olarak görmüyorum. İyi yönetici sahayı bilen, doğru soruları soran, çalışanını dinleyen ve aldığı kararın arkasında duran kişidir.
Madencilik ve inşaat malzemeleri sektöründesiniz. Bugün geldiğiniz noktada başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz?
Türkiye ve İngiltere’de faaliyet gösteren Pomza Export, Neopem, Neva, Persan ve Erper şirketlerinde yaklaşık 450 kişilik büyük bir çalışma arkadaşlığına sahibiz. Pomza Export ile Türkiye’nin ilk yerli altın üretimi, ilk ve tek Garnet ve Rutil üretimi gibi ilklere imza attık. Bir madenin ilk kez bu topraklarda, kendi insanımızın eliyle üretildiğini görmek bambaşka bir duygudur. Ben ülkeme sevdalı bir adamım; bunu söylemekten de çekinmem. Ama başarıyı hiçbir zaman yalnızca üretim miktarıyla ya da ciroyla ölçmedim. Yeni yatırımlar yapabiliyor muyuz, istihdam oluşturabiliyor muyuz, çalışanımız geleceğini planlarken bize güvenebiliyor mu; asıl bunlara bakarım. Rutil’i üretebilirsiniz, güzel bir şeydir. Ama aramızda yirmi yılı, otuz yılı devirmiş arkadaşlarımız varsa, asıl orada bir başka şey üretmişsiniz demektir.
Peki, iş ve görevlerinizin dışında nasıl bir Hakan Ürün var?

Deniz sevdalısıyım. Yıllardır dümen tutuyorum. Deniz, insana sorumluluğu öğretir. Havayı siz belirleyemezsiniz, hava neyse odur, rotanızı ona göre kurarsınız. Dümendeyseniz, yanınızdaki herkesi sağ salim limana getirmek sizin işinizdir. Kimse yorulduğunu söyleyip yolun ortasında inemez. Sanayicilik de işte böyle. Fırtınayı siz seçmiyorsunuz ama rotayı ve kimseyi geride bırakmamayı siz seçiyorsunuz. Denizin bir güzelliği de şu: İnsanı hizaya getirir. Rüzgâr, kimin ne unvan taşıdığını sormaz.
Kitaplarla aranız nasıl? Son okuduğunuz kitap hangisiydi?
Kitap okumayı severim. Her kitap, dünyaya başka bir insanın penceresinden bakma fırsatı veriyor. Özellikle gerçek yaşamla, toplumsal hafızayla ve insan hikâyeleriyle bağ kuran eserleri değerli buluyorum. Son olarak sanayici ve yazar Erdoğan Çiçekçi’nin “Onlar Olmasaydı” adlı romanını okudum. Kitabın gelirinin EBSO Vakfına aktarılması ve her kitapla bir öğrencinin eğitimine katkı sağlanması, eseri benim için daha da anlamlı kıldı.
Aileniz bu yoğun hayatın neresinde?

Merkezinde… Eşim Elif Ürün ile kızlarım Rubin ve Ece Ürün, hayatımın en güçlü dayanakları. İş hayatında ne kadar yoğun olursanız olun, sizi dengede tutan ve size kim olduğunuzu hatırlatan ailenizdir. Onların desteği kadar eleştirileri de benim için çok kıymetli; çünkü insanın en dürüst aynası çoğu zaman ailesidir. Kızlarım bir konuyu anlatmaya başladığımda çoğu zaman “Baba, sen yine en baştan başladın” derler. Haklı çıktıkları da oluyor. Onlarla tartışmak beni gençleştiriyor; çünkü benim yılların alışkanlığıyla baktığım bir yere onlar hiç düşünmediğim bir yerden bakıyorlar. Bu yüzden gençlere ne yapmaları gerektiğini söylemekten çok, onları dinlemenin işe yaradığına inanıyorum. Zaten insan evinde dinlemeyi öğrenmemişse, toplantı salonunda hiç öğrenemiyor.
İzmir’in sizin için anlamı nedir?
Benim şehrim… Burada üretmeye başladım, çocuklarım burada doğdu, ömrümün en verimli yılları burada geçti. İzmir’in yaşama biçimiyle üretme biçimini aynı anda taşıyabilen çok az şehirden biri olduğunu düşünüyorum; limanı, üniversiteleri, organize sanayi bölgeleri ve dünyaya açık yapısıyla. Ama şunu da söylemek isterim: Bir kenti sevmek, güzelliklerini anlatmak değildir. İzmir’i sevmek, İzmir’in yarınına karşı kendini borçlu hissetmektir. Ben o borcu hissediyorum.
Bu borçta size düşen pay nedir?
İzmir’in elinde aslında her şey var: Limanı var, üniversitesi var, sanayisi var, en önemlisi insanı var. Bize düşen bunları yan yana getirmek. Projelerimiz arasında Sanayici Finans Merkezi, Yapay Zekâ ve Teknoloji Merkezi, Yeşil Dönüşüm Seferberliği, Genç Sanayici Akademisi ve Mesleki Eğitim Reformu var. Her biri aslında üyelerimizin masasında duran gerçek bir sorunun karşılığı. Bu sorunları kimse tek başına çözemez, ama birlikte çözebileceğimizi biliyorum. İzmir benim için çocuklarımıza daha güçlü teslim etmemiz gereken bir emanet.
Biraz da EBSO yolculuğunuza gelelim. Bu yolculuk nasıl başladı?
EBSO’daki görevime 2008 yılında Meslek Komitesi Üyesi olarak başladım. Sonra Meclis Üyeliği, TOBB Delegeliği, Yönetim Kurulu Üyeliği ve son dönemde Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı… On sekiz yıl olmuş. Yani EBSO’da da tıpkı fabrikada olduğu gibi basamakları sırayla çıktım. Üyeyi de bilirim, komiteyi de, Meclisi de. Hangi kapının kolay, hangisinin zor açıldığını yaşayarak öğrendim. Benim için büyük bir okul oldu; çok değerli insanlarla yol yürüdüm.
EBSO’daki bu görevler size ne öğretti?
Madencilikten lojistiğe, sektör meclislerinden sivil topluma kadar farklı masalarda bulundum; her biri sanayinin sorununa başka bir pencereden bakmamı sağladı. Ama hepsinden çıkardığım ortak bir sonuç var: Sanayici çoğu zaman büyük laf duymak istemiyor. Telefonunun açılmasını, sorununun unutulmamasını ve kendisine en hızlı şekilde geri dönülmesini istiyor. Bazen bir üyemizin yıllardır taşıdığı, küçük görünen bir sorunu çözmek kocaman bir projeden daha kıymetli oluyor. Çünkü o çözüm bir yatırımın devam etmesini, bir siparişin yetişmesini, bazen de birkaç kişinin işini korumasını sağlıyor. Bizim işimiz tam olarak bu: Dinlemek, çözüm üretmek ve sonuç alıncaya kadar peşini bırakmamak.
O zaman doğrudan sorayım: EBSO Yönetim Kurulu Başkanlığına neden adaysınız?
Çünkü insan, yıllarını verdiği bir yapıya bir süre sonra yalnızca ait olmuyor; kendisini ona karşı sorumlu da hissediyor. Ben yaklaşık 40 yıldır üretimin içindeyim. Makinenin sesini de yeni bir yatırımın heyecanını da zor zamanlarda çalışanların gözünün içine bakmayı da bilirim. EBSO’da ise sanayicilerin ortak bir ses olduğunda neleri değiştirebildiğini gördüm. Adaylığım, geçmişte yaptıklarımı anlatma isteğinden değil; birlikte yapabileceklerimize duyduğum inançtan doğdu. Bu görevi bir makam olarak değil, sanayicinin yüküne omuz verme işi olarak görüyorum. İstediğim çok basit: EBSO’nun kapısından giren her üyemiz, çıkarken “burada beni anlayan biri var” desin. Bu yüzden yola çıkarken üç söz veriyoruz: Temas edeceğiz, somut çözüm üreteceğiz ve sonuç alıncaya kadar takip edeceğiz. Bu üç sözün altında imzamız var; hesabını da vermeye hazırız.








